Articles/Yazılar Thoughts/Düşünceler Türkçe Yazılar

RUH VE KAİNAT – Dr. BEDRİ RUHSELMAN

Biz üç buutlü bir alemde yaşıyoruz diyoruz; bu ne demektir?.. Buut nedir?.. Buudü tarif etmeğe kalkışmakla onun hakkında hiç bir şey bilmediğimizi ifade etmiş oluruz. Bundan başka bu’du üç, beş… gibi muayyen bir bu’dun zaruretinden kurtulamıyan rakkamlarla tayin etmek de aynı derecede manasız olur.

Ne için bu’du tarif edemeyiz?… Niçin onu rakkamlarla gösteremeyiz?… Bu suallerin cevabını verebilmek için bize göre her şey olan üç buut hakkındaki mefhum üzerinde biraz durmamız lazım gelir.

Eğer dünyadaki herşey ayni renkte olsaydı rengi nasıl tarif edebilirdik?

Çok suni olduğu için hatalı olmakla beraber buut hakkında kaba bir fikir verebilen klasik bir ifade vardır: Derler ki fezada bir noktayı alınız; bunu uzatınız, hat meydana gelir. Bu, birinci buuttur. Bu hattı da iki ucundan tutarak kendinize doğru çekiniz; bir satıh meydana gelir ki bu da ikinci buuttur. Şimdi bu sathı dört ucundan tutarak aşağı doğru uzatırsanız üçüncü buut olan hacmi elde edersiniz. Bu jeometrik ifade üç rakkamı hakkında bize bir fikir verebilir. Alemimizdeki maddeler bila istisna bu üç buuttan, yani uzunluk, genişlik ve derinlik buutlarından müteşekkildir. Fakat dediğim gibi kaba bir fikir veren bu hikaye haddizatında tamamiyle uydurmadır. Çünkü kainatımızda üç rakkamının ifade ettiği hendesi şekilden başka türlü bir şekil tasavvur etmek bizim için mümkün değildir. Şu halde hakikatte hattı birinci buut, sathı ikinci ve hacmi da üçüncü buutlar olarak tavsif etmeğe imkan yoktur. Burada üç şey bir şeyin içindedir ve bir şey de üç şeyin içindedir. Bu ifade üç buutlu kainatımızın en kati ve en esaslı bir realitesidir. Bunun manası nedir?…
2 – Matematik ve jeometrik mefhumlar
Üç, beş, on… gibi kullandığımız mücerret matematik mefhumlar bize hiç bir şey ifade etmez. Üç rakkamı bize mutlaka üç << şey >> ile bir fikir verebilir. Eşyayı ve maddi düşünceyi ortadan kaldırdığımız anda bütün rakkamlarımızın hiçbir kıymeti kalmaz. Demek matematik mefhum jeometrik mefhum ile birleştiği zaman manalanır.

Acaba bütün rakkamlarımızın jeometrik karşılığı kainatımızda var mıdır?… Alemimizde jeometrik mefhuma uygun gelen yalnız bir rakkam vardır ki o da üç rakkamıdır. Bu, reel bir rakkamdır. Diğer rakkamlar ise ancak bu rakkama muallak olan itibari rakkamlardır. Bu fikir üzerinde işlemek için tekrar yukarki klasik misale döneceğim. Fezada bir nokta alalım; misalde geçen fikre nazaran bu, henüz bir buut değildir. Fakat acaba böyle demek doğru mudur? Hiç şüphesiz değil! Çünkü jeometrik düşünceye göre hat, noktaların yanyana gelmesinden hasıl olmuştur. Böyle olunca noktada hat fikrinin mevcudiyetini zaruri olarak kabul etmemiz lazım gelir. Çünkü iki yoktan bir var çıkmaz. Matematik bir ifade ile söylenirse ( 0 + 0 = 1 ) olmaz. Eğer noktada hat fikri mevcut olmasaydı milyarlarca noktayı bir araya dizmekle de hiç bir vakit hattı vücude getiremezdik. Keza, gene jeometrik düşünceye göre satıh iki hattın yanyana gelmesiyle hasıl olur. Bunu kabul edebilmek için hatta da satıh fikrinin mevcudiyetini zaruri olarak kabul etmemiz icabeder. Yukarda söylediğimiz gibi eğer hatta satıh fikrinin varlığını kabul etmezsek hatların birleşmesiyle bir sathın meydana gelebileceğini düşünemeyiz. Aynı düşünce bizi, satıhta hacim fikrinin kabulüne icbar eder. Şu halde, satıhta hacim fikri vardır; hatta satıh fikri mevcuttur; noktada da hat fikri mevcuttur. Buna göre noktada satıh ve hacim fikrinin mevcudiyetini kabul etmek zorundayız. Halbuki biz hacmi ancak üç matematik mefhum içinde görüyoruz. O halde noktada da üç mefhumun bulunması zaruridir.

Matematik düşünce ile böyle olan hal, metafizik düşünce ile de böyledir. Objektif olarak hiç bir şey tasavvur edemeyiz ki o, uzunluk, genişlik, ve derinlik mefhumundan kendini kurtarmış olsun! Eğer bu üç oluş halinden kendisini kurtarmış bir şey varsa o, artık bizim idrak sahamızda mevcut bir madde değildir. Şu halde en iptidai hendesi bir şekil olan noktadan, en iptidai fiziki bir varlık olan atomdan, protondan, elektrondan…. ilh. tutunuz da muazzam kütleler halindeki semavi cisimlere kadar kainatımızı dolduran mikro–ve makrometrik bütün maddelerimiz üç buutlu olmak vasfından kendilerini kurtaramıyacaklardır. Hülasa kainatımızda üç buuttan fazla veya eksik buutlu bir maddenin mevcudiyeti zaruri olarak mümkün değildir. Zahiren bu kayıttan azade görünen hassı idrakimiz de bu üç buut mefhumunun esareti altındadır. Mesela, ses hadisesini ele alalım; ses, bir ihtizazın mahsulüdür; Maddesiz ihtizaz olamaz. İhtizaz, maddenin yer değiştirmesidir. Üç buutlu bir maddenin yer değiştirmesi üç buutlu mekanlar hasıl etmesi demektir. Netekim üç buutlu maddelerin dışındaki maddi ihtizazları hiç bir duygumuz kabul etmez.

O halde üç rakkamının karşısında diğer rakkamların kıymeti nedir?.. Alemimizde iki türlü kemiyet mefhumu vardır. Bunların birisi eşyanın oluşuna ait zaruri ve tabii kıymeti gösterir; diğeri de eşyanın telakkimiz karşısında kazanmış olduğu kıymeti ifade eder. Üç, hakiki kıymettir. Bir, itibari ve kıyası vahittir. İtibari kemiyetler hakiki kıymetlere bağlıdır. Şu halde, << bir şey >> i düşündüğümüz zaman üç buutlu bir maddeyi kasdetmiş oluruz, on şey mevzubahis olduğu zaman ise varlığı ancak üçlü kıymete bağlı olan bir şeyin on mislini ifade etmiş oluruz. Burada bizim vahit olarak kabul ettiğimiz bir kemiyetin istediğimiz kadar tekerrürü, bir şeyin oluş şartına bağlı üçlülük kıymetini asla değiştiremez. O halde üçten başka rakkamların müstakil, jeometrik bir delaleti yoktur. Böyle olunca, alemimizin dışındaki buutları rakkamlarla göstermeğe imkan yoktur. Çünkü itibari rakkamlarımızın hiç biri üç bu’du ifade etmek kaydından kendini kurtaramaz. Riyazi bir spekülasyonla bazen dört buutlu şekillerden bahsedenler olur; böyle yapan bir riyaziyeci iyi düşünürse tasavvur etmeğe çalıştığı dört buutlu şeklinin daha ilk noktasını düşünmeğe başlarken üç buutlu mefhuma fatalman düştüğünü ve şeklinin son noktasına kadar oradan kendini ayıramadığını anlamakta gecikmez.

Bunun neticesi nedir?… Biz kendi üç buutlu şartlarımızla çevrilmiş olduğumuz alemimizin dışında kalan maddi varlıkları ve onların tabii oldukları kanunları hiç bir vasıta ile tetkik edip anlamak imkanına bizzarure malik değiliz. Bu işi yapabilmek için bir tek çare vardır ki o da buut şartları değişik olan diğer bir aleme intikal etmektir.
3 – Maddi Kainat ve Alemleri
Acaba bütün kainat yalnız üç buutlu alemlerden mi teşekkül etmiştir?.. Bunu kabul etmek, maddeyi tahdit etmek olur. Maddenin azam ve asgar namütenahide sonu olmadığını madde bahsinde tebarüz ettirmiştik. Keza orada maddelerin seyyalleştikçe hususiyetlerini değiştirdiklerinden ve yüksek kudretler göstermeğe başladıklarından da bahsetmiştik.

Maddelerin sonu atom değildir, bununla beraber biz atom menziline varmadan maddede tanıdığımız vasıfların bir çoklarını kaybediyoruz. Ve bir an geliyor ki bu yolun henüz milyonlarda birini bile aşmadan kendimizi bütün maddeleri kaybolmuş bir alemde görmeğe başlıyoruz. Halbuki atom da henüz üç buutlu alemimizin realitesidir!… Demek ki kendi alemimizde bile bizim için namütenahi meçhuller diyarı vardır. Ve bu sahadaki maddelerin ve hadiselerin kıymetleri yanında mahsusat alemimizdekilerin kıymeti pek küçük kalır. Eğer maddenin son haddi atom olsaydı ve maddi kainat orada bitmiş bulunsaydı belki üç buutlu alemimizden başka bir alem aramağa lüzum kalmazdı. Esasen atomun maverasındaki maddelerin bizce meçhul olması da onların bizim bu’dumuz dışından kalmış olmalarından ileri gelir. Mademki maddelerin sonu yoktur ve buutlar da maddelerin sonsuz halleriyle taayün etmektedir, o halde bilmediğimiz buutlardan müteşekkil alemlerinde bizim için sonu olmaması lazımgelir. Acaba bizim alemimizden bir derece daha yukarki buutlu bir alemin maddi tezahürleri nelerdir? Bu hususta hiç bir söz söylemeğe iktidarımız yoktur. Yalnız üç buutlu alemimizin bile bir kaç tabaka yüksek mıntıkalarına ait maddi tezahürlerinin de başımızı döndürmeğe başladığına bakarak yüksek buutlu bir alemde geçen harikulade hadiselerin bizim için akıl ve hayale sığmaz ne kadar çok sürprizlerle dolu olduğunu tahmin etmekte gecikmeyiz.

4 – Üç buutlu idrak

Maddi kainatta hiçbir tezahür, hiçbir hadise yoktur ki ihtizaz neticesi olmasın! Her hadise kendisiyle alakadar ihtizazları taşıyan maddelerin mevlududur. Ne hadiseyi ihtizazdan, ne de ihtizazı hadiseden ayırmak mevzubahis olamaz. Ziya tabii bir amildir, ve havai – esiri ihtizazların bir tezahürüdür. Görme cihazımız o tarda yapılmıştır ki bu havai – esiri ihtizazları ziya şeklinde kabul eder. Fakat hakikatte bu ihtizazların bütün tezahürleri bizim gördüğümüz ziya halinden ibaret değildir. Bu tezahür görme cihazımız yolu ile husule gelen bir intibadan ibarettir. Eğer bu cihazımız başka türlü yapılmış olsaydı bu ihtizazların intibaı bizde değişik bir şekilde tecelli ederdi. Eğer gözümüz olmasaydı güneş ziyasının ortasında bulunduğumuz halde bizim için ortalık simsiyah olurdu; bununla beraber ziya ihtizazları mevcuttu, bizde vardık. Üç buutlu idrak hakkında daha açık görüşebilmek için hassi uzuvlarımızla tabii amillerden de biraz bahsetmemiz lazım geliyor.

5  – Duyumlarımız

Duyum uzuvlarımızın her biri muayyen ve mahdut sayıdaki ihtizazlardan müteessir olur. Dünyamıza birer pencere halinde açılarak orada olup biten şeyleri içeri gönderen bu uzuvlardan herbirinin :

1- Dışardan tesirleri alan bir dış kısmı,

2 – Tesirleri götüren seyyaleleri hamil sinir yolu,

3 – Tesirlerin idrak edilmesine yarıyan merkezi vardır.

Acaba bu yollar vasıtasiyle idrak nasıl olur?.. Dışardaki bir objeye ait ihtizazlar bir duygu uzvunun dış kısmını teşkil eden hüceyreler üzerine tesir eder. Bu hüceyreler nakil sinirlerle münasebet halindedirler. İhtizazlar hüceyrelerden, sinir uçlarındaki sinir seyyalelerine geçer ve oradan da sinir yolu ile bir sinir merkezine gider. Ve pek muhtemeldir ki o merkezde bu ihtizazlar perisprinin alabileceği bir şekle girerek ona intikal eder. İhtizazların perispriye intikali ruh tarafından idrak edilmesi ne müncer olur. Fikrimizce tabii bir duygu yolunun şeması budur. Demek ki duygu uzuvlarının dış kısmı, sinirleri ve merkezleri arasında tam bir mütabekatı bozacak bir tegayyür hasıl olursa o uzuv vasıtasiyle idrak olunan duyguda teşevvüşler husule gelir. Her uzva tesir edebilen ihtizazlar o uzvun tabiatına uygun muayyen intibaları husule getirir. Mesela görme cihazı kendisine tesir eden ihtizazları daima ziya ve renk halinde ruha nakleder. Retina tabakası her hangi bir münebbihle tenbih edilirse o, ziya intibaı husule gelir. Retina, veya nervus opticus mihaniki bir münebbihle veya elektrikle tenbih olunsa fosfen ( phosphenes ) denilen bir takım subjektif ziya duyguları husule gelir. Duygu uzuvlarının bu haline fizyolojide sinir cümlesinin hususi kudret kanunu  ( Principe de I’energie specifique des appareils nerveux ) derler.

a – Tabii amiller

Kulağımızın bir saniyede aldığı ihtizazlara ses ihtizazları derler. İhtizazların adedi biraz daha yükselince hararet ihtizazları gelir. Daha sonra ziya, X şuaı… ilh. ihtizazları başlar. Fakat bunların içinde ve dışında kalan diğer öyle ihtizazlar vardır ki bu ihtizazların bazılarını hususi vasıtalarla tesbit etmek mümkün olduğu halde diğerleri bizim için henüz meçhul kalmaktadır.

Tabii amilleri husule getiren ihtizazlar hakkında 1897 de Londradaki Ruhi Araştırma Cemiyetinde verdiği bir konferansta Crookes bu cetveli takdim etmiştir.

Dereceler                                                   Bir saniyedeki ihtizaz adedi
1 inci – ……………………………………………..2
2 inci – ……………………………………………..4
3 üncü – ……………………………………………8
4 üncü – …………………………………………..16
5 inci – ……………………………………………32
6 ıncı – ……………………………………………64
7 inci – …………………………………………..128
8 inci – …………………………………………..256             SES
9 uncu – …………………………………………512
10 uncu – ………………………………………1024
11 inci – ………………………………………..2048
12 inci – ………………………………………..4096
13 üncü – ………………………………………8192
14 üncü – ……………………………………..16384
15 inci – ……………………………………….32768

20 inci  – ……………………………………1048576
25 inci – …………………………………..33554432
30 uncu – ………………..……………..1073741824            ELEKTRİK
35 inci – ………………………………34359738368

40 ıncı – ……………………………1099511627776
45 inci -……………………………35184372088832          BİLİNMEYEN AMİL

50 inci – ………………………..1125899906842624
55 inci –……………………….36028707018963968          HARARET – ZİYA

58 inci -………………………288230376151711744          BİLİNMEYEN AMİL
61 inci – …………………….2305763009213693952          İHTİMAL X ŞUAI

Yukarki cetvele göre beşinciden on beşinci dereceye kadar elektrik ihtizazları geliyor. Kırk ve kırk beşinci dereceler arasındaki ihtizazların tezahürlerinden bu gün hiç bir haberimiz yoktur. Elli ve elli beşinci derecelerdeki ihtizazlar arasında hararet ziya ve bilinmeyen amiller vardır.

Muhtelif bahislere ait yüksek alemlerden almış olduğumuz tebliğatla yanyana yürüyen bu bilgiler bizi tenvir ediyor ( a ). Nitekim naklettiğim şu tebliğ Crookes cetvelinin mefadına uygundur: << Bir amilin müntehası ile müteakip ve bugün bilinen diğer amilin mebdei arasındaki geniş fasılada başka avamil de vardır ki bunlar mutat olan vesaitinizin tekemmülü ile atiyen ve mükemmelen keşfedilecektir. >> Şunu da ilave edelim ki bu tebliğ bize cetveldekinden biraz daha geniş bir düşünce imkanını veriyor. Zira bu tebliğden anlıyoruz ki evvela, Crookes’un tabii amiller arasında çizdiği hudut kati olmamak lazım gelir; buradaki hudutlar takribidir. Saniyen malum amiller arasında bizce bilinmiyen diğer amiller de vardır ki biz vasıtalarımızın tekemmülü ile atiyen bunları keşfedeceğiz. Bu yüksek varlıklarla aramızda geçen aşağıki muhavere bu fikri daha açık olarak ifade ediyor:

<< Sual – Sesi husule getiren ihtizazların ses halindeki tezahürleri 16 ihtizazdan başlıyor, 15 – 20 bine kadar çıkıyor. Acaba bu 16 nın altında ve 20 binin üstünde bulu
a – Bu tırnak içindeki tebliğler Üstat diye andığımız, nispi olarak dört buutlu denilen, alemden varlıklarını bildiren yüksek ruh kardeşerimiz tarafından verilmiştir.
nan ihtizazlar arasında, ileride terbiye ile bizim ses halinde duyabileceğimiz ihtizazlar var mıdır?

<< Cevap: – Esasen tayin ettiğiniz bu iki had gerek aşağıdan ve gerek yukardan takribidir. >>

Diğer bir yerde de aynı maalde olan şu tebliği alıyoruz: << Evvela şunu söyliyeyim ki ses hakkında olduğu gibi diğer avamil hakknda da tayin edilen mebde ve müntehalar takribidir, bunlar arasında bu gün bilemediğiniz başka avamil de vardır. Bu gün bunları henüz bilemeyişiniz aletlerle bunlara yardım eden harici vasıtaların kifayetsizliğinden ileri gelir. Aleterle bu vasıtalarınız tekamül edince o avamil hissiyatınıza tesir edecektir. >>  Tebliğatta tebarüz eden diğer bir nokta da şudur: Tabii amilleri böyle birbirinden müstekil olarak ayrı ayrı düşünmek her zaman doğru olmaz; aşağıki muhaveremizde de bu cihet tebarüz ediyor:

<< Sual – Crookes, hararet ihtizazlarının elektrikten daha yüksek olduğunu söylemiştir. Bunu tasdik ediyormusunuz?

<< Cevap – Hayır!

<< Sual – O halde elektrik ihtizazları mı hararetinkilerden daha yüksektir?

<< Cevap – Bazen biri diğerinden yüksek olabilir.

<< Sual – Demek ki bunun için bir kaide yoktur?

<< Cevap – Hayır, bazen tedahül edenler vardır. >>
Biz bu meselenin tetkikini fizikçilere bırakıyoruz. Bundan başka gene tebliğattan öğreniyoruz ki tabii amillerin hududu 16 dan başlayıp iki küsur kentilyonda sona ermiş değildir: << Sesten daha iptidai ve kaba ihtizazlara ait amiller dünyanızda da kısmen mevcuttur, fakat gerek dünyanızdaki gerek diğer avalimdeki bütün ihtizazlar hakkında bir fikir vermek imkanı yoktur. İdrakiniz dışında kalan bu ihtizazların bir kısmı karşısında rakkamlarınız çok kaba kalır. >>

Demek dalga uzunlukları itibariyle tenevvü eden sayısız tabii amiller vardır ki biz bu gün bunların çoğundan haberdar değiliz.
b – Duyumlarımız karşısında tabii amiller
Duyum imkanlarımızın derecesini daha iyi anlıyabilmek için duyum uzuvlarımızı bir musiki aletine benzeteceğiz.

İhtizaz halinde bulunan gergin bir tel kromatik gam üzerine akord edilmiş telli bir musiki aletine uzaktan tesir eder. Şöyle ki; dışarda hareket halinde bulunan telin ihtizaziyle akustik kaideleri mucibince münasebeti olan musiki aletinin telleri kendi kendilerine çalmağa başlarlar. Bu hal herkesçe malum olan bir fizik hadisesidir.

İnsanı böyle bir musiki aletine hasselerini de onun tellerine benzetirsek yukarki bilgiyi insana da tatbik edebiliriz. İhtizaz halinde bulunan bir telin alakadar bütün tellere tesir etmesi gibi, bir takım ihtizazlardan ibaret olan tabii amiller de ancak kendileriyle ahenktar olan duygu uzuvlarımıza tesir ederler.

Bu hakikati unutmazsak sırf mutat hallerdeki duygu uzuvlarımız almıyor diye bazı amillerin mevcudiyetlerini inkar etmek gafletine düşmeyiz. Eğer kulağımız olmasaydı bu sağırlığımız tabiattaki ses ihtizazlarının mevcudiyetine hiç bir vakit halel getirmiş olmazdı. Anadan doğma kör olan bir adam ziya ihtizazlarını idrak etmiyor diye tabiattaki bütün renkleri inkar etmek kimsenin aklına gelmez. Bu gün anadan doğma körler gibi, karşılarında duygusuz kaldığımız namütenahi ihtizazlar vardır.

Duyum sistemimizin aczi yalnız her ihtizazı anlamamak şeklinde tecelli etmez. Çok defa onlar bize hadiseleri olduklarından başka türlü gösterirler. Mesela buut hakkındaki duygularımızda hemen hepimiz yanıldığımızı çok defa görmüşüktür; çocukken içinde oynadığımız koskocaman bir bahçeye senelerce görmeden, büyüdükten sonra tekrar girersek onu küçücük bir şey görmekle hayrete düşeriz. Deniz kenarında, karşıki sahilin mesafesini gözleriyle takdir eden bir adam mesafeyi daima hakikatte olduğundan kısa söyler. Derince bir boş kabın dibindeki ufak bir taş parçasına baktıktan sonra tası su ile doldurarak ona tekrar bakarsak taşın bize doğru yaklaşmış olduğunu görürüz. Bir suyun içine yarı yarıya dalnırdığımız dümdüz bir bastonun da kırılmış görünmesi bunun gibidir. Ve böyle saysız misaller vardır.

Esasen tabiattaki ihtizazların tezahürleri hakikatte olduğu gibi değil bizim telakki ettiğimize göredir. Hakikatte ne bizim gördüğümüz ziya, ne de ses hadisesi yoktur. Bizdeki bu intibaları doğuran sayısız ihtizazların mevcudiyetlerine rağmen tabiat bizim anladığımız manadaki zulmet ve sessizlik halindedir.
c – Yüksek amiller
Şimdi ne fizik ilminin, ne de fizyolojinin uzun uzadıya üzerinde durmadığı ve hatta bazılarından hiç bahsetmediği bir meseleyi mevzubahis etmeğe sıra gelmiştir. Biz bu bilgiyi yukardan almış olduğumuz tebliğata atfen yazıyoruz. Biz buna birçok noktalardan ehemmiyet vermekteyiz. Bu noktalardan birisi de insanın muvakkat veya daimi degajmanından sonra husule gelen yeni duygularının bu bilgilerle daha iyi anlaşılmış olmasıdır. Bundan başka bu bilgilerin önümüzde mütemadiyen yeni ufuklar açmakta olduğunu da görüyoruz.

Şimdiye kadar klasik fizik ilminin öğrettiğine göre tabii amillerin ya yalnız havai ( ses ), veya yalnız esiri ( ziya ) ihtizazlar halinde intişar veya intikal ettiğini düşünüyorduk. Yüksek alemlerdeki Üstatlarımızdan aldığımız tebliğat bu düşüncemize yepyeni bir istikamet verdi. Ve bu hal de evvelce bizim için halli imkansız görünen bazı metapsişik tezahürlerin ve idraklerin ilmi ve müspet bir görüşle mütalaasını kolaylaştırdı. Bu husustaki tebliğler orijinaldir ve belki de herkesin hoşuna gitmiyecektir. Fakat onları yarınkilerin daha sempatik karşılıyacaklarından eminim. Kitabımızın birçok bahislerinde bize rehperlik edeceği için ve bilhassa dünyamızdaki telestezik sujelerdeki mutat dışı duygularla, öbür aleme geçmiş olanlardaki duygu ve intibaların izahına yarıyacağı için, onun bunun hatırına bakarak bu tebliğatı sükutla geçiştiremedim:

<< İnsan hem esiri hem de havai ziya vibrasyonlarını alır. Ziya vibrasyonlarının ölçülen bir saniyedeki üç yüz bin kilometrelik sürati hava ile mündemiç bulunması şekline aittir. Yoksa yalnız esiri olan ziya vibrasyonları sizin bulduğunuz bu üç yüz bin kilometrelik süratten çok fazla sürate maliktir. >> Bu tebliğe göre duyduğumuz tabii amiller ne yalnız havanın, ne de yalnız esirin ihtizazları neticesi değildir. Kainatta tezahür eden her hadisenin bir ihtizaz mahsulü olduğunu biliyoruz. Bu ihtizazların mücerret bir şekilde yalnız bir milyöye münhasır kalacağını hiç bir aklı selim sahibi kabul edemez. Madde bahsini düşündüğümüz şekilde kabul etmiş olanar kolayca tahmin ederler ki kainatımız milyö içinde milyö olarak sonsuz ufuklara doğru yayılıp gitmektedir. Ve bu milyölerin de nihayeti bizim için yoktur. Açık söyliyelim; biz yalnız hava tabakası içinde değiliz; ve hava kütlesi de mutlak bir boşlukta değildir. O da diğer bir milyö içindedir. O halde biz birbiri içine gömülmüş olan sayısız milyölerden müteşekkil bir kainatta bulunuyoruz. Bunlardan bize en yakın olanı fiziko şimik maddelerimizin teşkil ettiğidir. Acaba bu fizikoşimik maddi milyöde husule gelen bir ihtizaz, içine gömülü bulunduğu daha süptil milyölerde hiçbir akis hasıl etmiyecek midir?… Yani bu milyöler birbiriyle hiçbir münasebeti bulunmıyan tamamiyle müstakil ve mücerret varlıklar mıdır? Bunu böyle kabul etmeğe imkan yoktur. Önümdeki suya bir taş attım, taş suyu harekete getirdi, suda dalgalar hasıl oldu. Bunları gözümle görüyorum. Fakat bu taşın suya çarpması havada da dalgalar husule getirdi, bunu da kulağımla işitiyorum. Acaba bu dalgalar burada bitiyor mu?.. Bir hadisenin suda ve havada husule getirdiği dalgaların bizim için kıymet kazanması duygu ve uzuvlarımızın o vasatlarla olan alakasından doğar, bu uzuvlarımızla alakası bulunmıyan milyölerdeki hadiselerden tabiatiyle haberimiz olmaz. Ve bu hal suda, havada husule gelen ihtizazların diğer milyölerde de devam etmiyeceğini göstermez. Aşağıdaki tebliği çok manalı buluruz: << Maddenin namütenahi meratibi olduğundan bütün avamilin havai ve esiri vibrasyonları olduğu gibi daha yüksek maddi meratibe ait vibrasyonları da vardır. >> Şu halde her hadisenin çeşitli vasatlarda devam eden, o vasatın tabiatına uygun çeşitli tezahürleri olması gerektir. İşte bu vasatların incelikleri itibariyle bizim hayatımızdan uzaklaşmaları nispetinde biz oradaki hadiseleri ya idrak ederiz, ya idrak etmeden onların tesirleri altında kalırız veyahut ta ne idrak ederiz ne de onların tesirleri altında kalırız. Birinci halde onları doğrudan doğruya mütalaa ederiz, ikinci halde onların mevcudiyetini ancak bazı vasıtalarla anlıyabiliriz, üçüncü haldekilerin ne vasıtalı, ne de vasıtasız mütalaasına dünya şartlarımız müsaade etmez ve bu sonuncular insanlar için daima meçhul kalır. Diğer alemlerdeki Üstadlarımızın aşağıdaki tebliği çok vazıhtır: << Havası tahliye edilmiş bir yerde husule getirilen ses vibrasyonları ses halinde insanların kulaklarına çarpmıyacak şekilde ve başka bir mahiyette temadi eder. Bu amil sizin hislerinize çarpmaz. Çünkü o, ancak esirin ihtizazıdır. >> Bu tebliğden açıkça anlıyoruz ki ses hadisesinin husule geldiği yerde bizce meçhul olan esiri birtakım amillerde husule gelmektedir. Aşağıda verdiğim diğer tebliğ bu ifadeyi teyit ediyor: << Havalı bir yerde husule getirilen ses vibrasyonlariyle bu esiri vibrasyonlar aynı zamanda mevcuttur. Fakat bu esiri vibrasyonlar ses değildir. Ses, cismin ihtizazından bir derecedir ki kulakta tesir husule getirir. >> Üstat tarafından verilen bu tarife göre vibrasyon hadiselerinin ancak muayyen şartları haiz olan kısımlarına ses diyebiliyoruz. Aynı hadisenin diğer esiri ve daha yüksek vasatlardaki tezahürlerinde bu şartlar mevcut değildir. Acaba bu bahsedilen esiri vibrasyonlar fizikte ziya bahsinde söylenilen esire ait olanlar mıdır? Hayır!… Üstadın söylediği bu vibrasyonlar saf esire aittir. Halbuki fizikin ölçtüğü ziya vibrasyonları evvelce de söylendiği gibi hava ile mündemiç olan esiri vibrasyonlardır. Nitekim Üstadın şu tebliğatı, tamamlayıcı bilgileri ihtiva eder:  << Ziya vibrasyonları evvela esire ait vibrasyonlardır ki bilahare hava ile mündemiç olur. Bu esiri vibrasyonların sürati sizin hesabınızla takdir edilemiyecek kemiyettedir. Sizin tanıdığınız ziya vibrasyonlariyle bunları mukayese etmeyiniz. Ben yalnız esiri vibrasyonları söylerken hasselerinize temas etmiyen ihtizazlardan bahsediyorum. Bunların, maddi şeraiti tabiiyeniz içinde, bilvasıta veya bilavasıta sizin farkedeceğiniz bir tezahürü yoktur; farkedemiyeceğiniz tezahürleri vardır. Bu tezahürleri siz muhakemenizle maateessüf anlıyamazsınız. Vede ile merbutiyetin tevlit ettiği kesafetten ileri gelir. Bu vibrasyonların sizin zaman ve mekan mefhumiyle alakası yoktur. Zira bu mefhumlar insanlara ait bir şeydir. >>

Hele son cümle esiri ihtizazların bizim idrakimizden çıkmış bulunduklarını açıkça gösteriyor. Burada aklıma gelen bir hikayeyi söyliyeceğim: Bundan bir kaç sene evvel bir doktor dostum meşhur fizikçilerden biriyle konuşurken ona manyetizörlerin V şuaı hakkındaki fikrini sormuştu; bunun da bir vibrasyon neticesi olduğunu dostumun söylemesi üzerine muhatabı kendisine bu vibrasyonun dalga uzunluğunu sormuş ve eğer malum değilse bunu maddi bir vibrasyon olarak kabul edemiyeceğini, uydurma bir masaldan ibaret telakki edeceğini söylemişti. Bu doğrudur, çünkü mahdut bir düşünce ile yapılan ilmi muhakeme bundan ileri gidemez. Fakat hemen şunu söyliyelim ki kainat böyle bir fizikçinin kafasından daha çok geniştir. Ve orada bu kafaya sığmıyan hesapsız yüksek vibrasyonlar vardır.

Fakat ne kadar yüksek olursa olsun, bu esiri ihtizazlar da yukarda söylediğim ikinci haldeki guruba girebilir; yani idrakimize girmiyen bu ihtizazların, habersizce tesiri altında kalırız ve bunlar da dünyamızın hayat şartları üzerinde mühim tesirler yapan amiller arasında bulunur. Hayvanlarda bunun misallerini çok görürüz. Ne koku, ne de görme sahasında bulunmadığı halde uzaktan geçen eşini, bir beygir pekala tanır. Büyük bir zelzelenin vukuundan evvel örümceklerin yuvalarını, hayvanların ağıllarını bırakıp kaçtıkları malumdur. Bütün bunlar bizce bilinen duygularla izah edilemez. Biz bilmediğimiz sayısız kuvvetlerle çevrilmiş bulunuyoruz. Üstatla aramızda geçen aşağıdaki konuşma bu fikrimizi canlandırır:

<< S.– Uyuyan bir adamın etrafında olup biten hadiselerden o adamın ruhu müstefit olur mu?
<< C. – Müstefit veya mutazarrır olabilir.
<< S. – Fersahlarca uzaklarda geçen hadiselerden de bir insanın ruhunda bilgi husule gelir mi?
<< C. – Evet!
<< S. – Mesela biz burada iken Amerikada geçen bir hadise hakkında ruhumuzda bilgi edinebilir miyiz?
<< C. – Evet!
<< S. – Bu bilgiyi edinmek için hadisenin azami ne kadar uzak mesafede geçmiş olması lazımdır?
<< C. – Mesafenin hududu yoktur.
<< S. – Şu halde mevcut olan bir varlık veya insan, kainatın her tarafında husule gelen hadiselerden mütemadiyen müstefit ve ruhan mütehassis olmaktadır öyle mi?
<< C. – Çok muhtelif nispetlerde evet.
<< S. – Ruh halinde haberdardır. >>
Bundan başka diğer bir bahiste de Üstatla görüşürken şu muhavere geçmişti:
<< C – Güneşten ziya ve hararet şeklinde bize gelen amillerden başka amiller de intişar ediyor mu?
<< S. – Ediyor, hemde pek çok.
<< C. Bunlar bizim idrakimize ve duygularımıza çarpıyor mu?
<< S. – Haberiniz olmadan evet.
<< C. – Bunların hayatımız üzerinde nasıl rolleri var?
<< S. – Gayet ehemmiyetli.>>
Başka bir yerde almış olduğumuz şu tebliğ de yukardakileri tamamlar:
<< S. – Ay ziyasının sıhhatimiz üzerinde tesiri var mıdır?
<< C. – Evet.
<< S. – Bu tesir müsbet midir, menfi midir?
<< C. – Ne odur, ne odur. Dünyanızın bir çok anasırında olduğu gibi tesirin müsbet veya menfi bulunuşu şeraite tabidir.
<< S. – İnsanlar meşgul olsalar ileride hastalıkların tedavisinde ay ışığından istifade edebilirler mi?
<< C. – İleride yalnız ay ışığından değil, bütün diğer müessirattan istifade imkanı bulunacaktır.
<< S. – Bu tesirler aydan buraya kadar ziyanın içinde gelen bizim takdir edemediğimiz bir takım yüksek maddelere mi aittir, yoksa renklerin sinirlerimiz üzerinde alelade husule getirdiği subjektif yollardan doğma bir tesir midir?
<< C. – Yalnız ziyadan değil, evvelce söylediğim gibi diğer bir çok müessirattan da insanda bir takım netayiç tevellüt eder.
<< S. – Mesela, eskilerin inandıkları gibi insan falan yıldız falan burçta iken doğmuş olsa o, bütün hayatı müddetince bu doğma anındaki yıldızın tesiri altında kalır mı?
<< C. – Anın değil, o anda ve ona tekaddüm eden avanda müessir olan avamilin husule getirdiği netayiç onun için bir taayyün vücude getirir. Bu hususta bütün kainat eczasının yekdiğerine olan mütekabil tesiratını ve güneşin arza nur ve hararetten başka olan tesiratını mülahaza ediniz. >>

Fakat yukarda söylediğimiz gibi üçüncü bir hal vardır ki oradaki tabii amillere karşı her şeyimiz kapalı kalacaktır. Bunlar hem esire hem de esir üstü maddelere ait ihtizazlardır. Üstat: << avamili tabiiyeyi husule getiren vibrasyonların hem havai, hem esiri hem de diğer bilmediğimiz vasatlarda teşekkülleri vardır. >> Diyor ki bu sonunculardakinden bizim hiç bir şekilde müteessir olamıyacağımız aşikardır.
Şu halde tabii amiller arasında bildiklerimiz bilmediklerimizin yanında hiç mesabesindedir. Fenni vasıtalarımızın inkişafı nispetinde bu husustaki bilgimiz yavaş yavaş artmaktadır. X ve V şuaları, radyoaktif ve radyestezik inşiaat, evvelce bilinmeyip de sonradan malum olan amillerdendir. Fakat bütün bunlar üç buutlu alemimizin tezahürlerindendir. Alemimizin dışında kalan tezahürler yukarda söylendiği gibi bizim hiç bir surette duyup anlıyabileceğimiz şeyler değildir.
6 – Yüksek alemlerdeki buutlara verilecek
isimlerin kıymeti
Acaba bu yüksek alemlerdeki buutlar hakkında ne düşüneceğiz?.. Bunları üç buutlu alemimizin kemmi kıymetlerine nispet edebilir miyiz? Yani yukardaki alemleri 4, 5, 6… ilh, altımızdakilere de 2.1… ilh. gibi rakkamlarla tayin etmek mümkün müdür? Evvelden de söylediğimiz gibi bütün rakkamlarımız üçlü bir mefhuma bağlı olan yalnız bizim alemimize mahsus itibari şeylerdir. Üç buutlu alemimizin dışında bu kıymetlerin hiçbiri bahis mevzuu olamaz. O halde mesela ilk üstümüzdeki aleme dört buutlu alem demekle üç buutlu alemimizin dışına çıkmış sayılmayız. Demek ki üç buutlu alemimizin dışındaki alemlerin buutlarına bir isim vermek kudretinden bile mahrumuz. O kadar ki buutlara, buut demek hakkına dahi malik olup olmadığımızı kendi kendimizden sorabiliriz. Fakat yüksek mıntakalardan aldığımız tebliğler, üstümüzde ve altımızda sayısız alemlerin bulunduğunu bize öğretiyor. Haydi üstümüzdekileri uydurmuş olduğumuz rakkamlar sırasiyle isimlendirelim, alttmızdaki buutları hangi rakkamlarımıza sığdıracağız?.. Bunların rakkamlarımıza sığmaması, rakkamlarımızın ifade kabiliyetleriyle diğer buutların oluş halleri arasında münasebetin bulunmamasından ileri gelir.

Bunu böylece kabul etmekle beraber üstümüzdeki bu’du gene çaresiz olarak  << dört buutlu >> tabiriyle ifade etmekten kendimizi kurtaramıyacağız. Fakat buradaki dört rakkamına hiçbir vakit matematik bir kıymet vermemek ve onu ancak sembolik bir ifade olarak kabul etmek lazımdır. Yani buradaki dört rakkamı 4=1+1+1+1 demek değildir. O, ancak üçlü vasfını gösteren kainatımızdaki buut şartlarının yükseklikte değişen ilk merhalesini ifade eder.
7 – Dört buutlu alem

Burada ilk düşüneceğimiz şey şudur: Acaba dört buutlu alemin tezahürleri nelerdir?… Biz üç buutlu alemin kesif maddelerinden yapılmış dimağ cevherleri yolu ile duymaktan ve düşünmekten kendimizi kurtaramadıkça etrafımızdaki kaba tezahürlere nispet ederek yüksek alemlerin tezahürleri hakkında hiçbir istihraçta bulunamayız. Hatta farzımuhal olarak alemimizden bir şey dört buutlu madde haline inkilabediverse biz o şeyi derhal kaybederiz. Ve o şeyin varlığı bize göre mevzubahis olamaz. Tıpkı bunun gibi gene farzımuhal olarak biz üç buutlu idrak vasıtalarımızla dört buutlu alemin ortasında yaşamağa başlasak o alemin sonsuz zenginlikleri ve kudretli varlıkları bize göre bir << adem >> den ibaret kalır. Ve orada biz:

<< O mahiler ki derya icre deryayi bilmezler >>
durumuna gireriz.

Demek ki dünya şartları altında dört buutlu madde alemine ait bizim ne bir nazariye kurabilmemize ve hatta ne de bir tahminde bulunabilmemize imkan yoktur. Eğer metapsişik tecrübe yolu ile böyle yüksek bir aleme << çıkma >> hadisesi vukua gelmiş olmasaydı ve buna ait kuvvetli delillere malik bulunmasaydık böyle dört buutlu bir alemden bahsetmeğe asla cesaret edemezdik. Oradan aldığımız tebliğat bize çok az, fakat çok şey öğretmiştir. Filhakika istidlal ve istihraç yolu ile asla öğrenemiyeceğimiz bir alemin realiteleri hakkında iptidai bir bilgi edinmek nihayet bu suretle mümkün olabilirdi ki bu da bizim için çok kıymetlidir ve onun zenginliği de buradan gelir. Dört buutlu aleme dair oradaki yüksek varlıklar tarafından verilen bilgiler, yukarda uzun uzadıya izah ettiğim sebeplerden dolayı bittabi ancak bizm idrakimize göre kalıplanarak verilmiştir. Oradakilerden her bahse ait sorduğumuz suallerin misline rasgelinmiyecek bir şümulle cevaplarını aldık. Bahislerimizin bir kısmı bu cevaplardan bazılariyle zenginleştirilmiştir. İşte gene oradan almış olduğumuz dört buutlu aleme ait bilgilerden bazılarını da okuyucularıma takdim ediyorum:
8 – Dört buutlu aleme ait, oradan
alınan bilgiler ( a )
<< S. – Yükseliyorsunuz değil mi?
<< C. – Yükseliyorum
<< S. – Ne görüyorsunuz etrafınızda? ( buradaki ilk sual ve cevaplar medyom ile operatör arasında geçiyor, medyom henüz dört buutlu aleme girmemiştir. Muhaverenin seyrini takibeden okuyucularımız medyomun bu aleme girdiği anı kolaylıkla tesbit edebilecektir.
<< C. – Hiçbir şey görmüyorum.
<< S. – Ne demek hiçbir şey görmemek, etrafınızda ne var?
<< C. – Karanlık.
<< S. – Yükselmekte devam ediniz!

( a ) İstanbulda yapılan celselerin 26/IV/1936 tarihli zabıtnamesinden.

<< C. – Her taraf karanlık, yıldırım süratiyle gitmeme rağmen mütemadiyen karanlık .
<< S. – Süratle yükseliniz!
<< C. – Fevkalade karanlık!.. Şimdi gözüm kamaşıyor, güneş gibi.
<< S. – Orada durunuz, ne görüyorsunuz?
<< C. – İniyorum.
<< S. – İnmeyiniz durunuz!.
<< C. – Peki.
<< S. – Ne görüyorsunuz?
<< C. – Şiddetli bir ihtizaz ve kamaşma hissi duyuyorum.
<< S. – O halde ininiz, evvelki plana kadar ininiz!
<< C. – Geldim.
<< S. – Orada durunuz!
<< C. – Bu planda kamaşma yok.
<< S. – Etrafınızı tetkik ediniz, ne görüyorsunuz?
<< C. – Her vakit gördüğüm gibi münevver, müsavi derecede nurlanmış bir saha.
<< S. – Sizin üzerinizde nasıl tesir yapıyor?
<< C. – Benim üzerimde gayet güzel bir haz tesiri yapıyor. Etrafımda bermutat varlıklar. Yukarda asabım gerildi, yanaklarım kızardı; burada yok.
<< S.– Oradaki her hangi birisinden suallerimize cevap verip veremiyeceklerini sorunuz.
<< C. – Herkes amade ( Bizim farkımız ) yok diyor.
<< S. – Kaç kişi?
<< C. – Bir ses, bir tek ses cevap veriyor.
<< S. – Acaba bu size ( cevap veririz ) diyen ses geçen celselerimizde bize cevap veren ses midir?
<< C. –  Hayır, ( fark yok )  diyor; ( Geçen seferkinin mabadini hangimiz olsa ikmal ederiz ) diyor.
<< S. – Acaba bu celsemizde, bulunduğunuz bu plana ait bazı şeyler duymanız, ve görmeniz kabil olacak mı?

<< C. – ( Mümareseniz artıyor, gittikçe tezayüt edecek ) diyor.
<< S. – Biz daha yukarki bir plana çıkmıştık…
<< C. – Hata ettiniz, nasıl ki gözlerinizin kamaşması da size bu hatanızı ihtar etti.
<< S. – Bu plana çıkıncıya kadar arada geçen karanlık neydi?
<< C. – ( Bu sizin duygunuzdu ) diyor.
<< S. – İki parlak plan arasındaki duygunuzun karanlık olmasının sebebi nedir?.
<< C. – ( Buradan bir ayrılma hissiyle hareket ettiğiniz için sizin kuvvetinizin fevkinde olan o planda bir karanlık altında kaldınız. Ve rahatsızlık duydunuz. ) diyor.
<< S. – Demek ki kuvvetinizin fevkinde olan bir plandan yukarı doğru ayrıldığınız için karanlık duydunuz öyle mi?
<< C. – ( Evet ) diyor. ( Size ruhunuzun, telakki kabiliyetinizin birdenbire fevkine çıkmanızın bir remzidir. ) diyor.
<< S. – Acaba hazırlıksız çıktığınız bu planda daha fazla kalsaydınız ne olurdu?
<< C. – ( Vücudünüze paralizi gelirdi. ) diyor. ( Fazla kelimesinin bütün manasiyle kaldığınız takdirde, yani çok kaldığınız takdirde. ) diyor.
<< S. – Acaba orası da bir ruh alemi midir?..
<< C. – Orada da ruhlar var.
<< S. – Ondan daha yüksek planlar da var mı?
<< C. – Oradan daha yükseklerde de ruhlar var.
<< S. – Daha yüksek planlarda da, bu yukarda gördüğünüz plandaki gibi tahammül edemiyeceğiniz kadar ziya var mı?
<< C. – ( Yanarsınız, tebahhur edersiniz; bunun için tedriç tavsiye edildi. ) diyor.
<< S. – Bu bildiğimiz bir hararet midir?
<< C. – ( Sizin bildiğiniz hararet değildir. ) diyor.
<< S. – Biz biliyoruz ki yanmak maddi bir vetiredir. Halbuki siz orada ruh alemindesiniz. Orada yanacak maddi varlığınız olmadığı halde bu ( yanmak ) tabiri neyinize ait olabilir?
<< C. – ( Vücudünüzün alacağı ziyandır, yanma hadisesiyle tasvir edilebilir. ) diyor.
<< S. – ( Siz yukarki planda fazla kalsaydınız paralizi gelirdi ) diyorlar. Acaba bu paralizi manevi manada kullanılmış bir kelime midir?
<< C. – ( Paralizi ) diyor, ( cismani paralizi; netekim bunun alametlerini, başınıza kan hücumunu duydunuz. ) diyor.
<< S. – ( Medyoma hitaben : ) Siz başınıza kan hücumunu duymuş mu idiniz?
<< C. – Duydum, yanaklarım kızarmıştı…………
<< S. – Sizinle görüşen zat şimdi içinde bulunduğunuz plana mensup bir zat mıdır?
<< C. – Evet.
<< S. – Sizin daha yukarki planda kalmanız mümkün olsaydı oradaki varlıklarla görüşebilir miydiniz?
<< C. – ( Hayır, çünkü aranızdaki temas vasıtası çok ayrılmıştır. ) diyor.
<< S. – Kendileri bizim tahammül edemediğimiz planlara çıkıyorlar mı?
<< C. – Biz, bulunduğumuz mevkiden bir kaç plan yukarı çıkabiliriz. Fakat daha yukarılara tekamül safhaları dediğimiz zamanı geçirdikten sonra çıkabiliriz.
<< S. – Mademki yukarki bir kaç planda durabiliyorlar, neden oralarda kalmayıp aşağı iniyorlar?
<< C. – Muvakkat çıkmak başka; nasıl ki biz kendimizden aşağıki sahalara gidebildiğimiz gibi aşağıdan da bizim sahamıza gelebilirler. Netekim sizin ruhunuz da buraya gelebiliyor……………….
<< S. – Şimdi bulunduğumuz planda hiç bir şey göremiyorsunuz değil mi? Rica ediyoruz, söyleyiniz, bu planda şekil yok mu? Yoksa var da siz mi göremiyorsunuz?
<< C. – Bulunduğunuz planda sizin göreceğiniz şekil yok! Vesaitinizle buradakileri göremezsiniz.
<< S. – Niçin göremiyorsunuz?
<< C. – Vesaitiniz müsaade etmiyor.
<< S. – Üç buut kanunu burada hakim mi?
<< C. – Üç buut hakim değil.
<< S. – Buradakiler kaç buut içinde yaşıyorlar?
<< C. – Biz burada dört buut içindeyiz.
<< S. – Bu dört buut içindeki şeyleri herhangi bir vetire ile, terakkiniz neticesinde, ileride görmeniz kabil olacak mı?
<< C. – Hayır……………
<< S. – Evvelce aşağıdaki planlarda bazı şekiller görmüştük, bu tarzda bir şekil görmek mümkün olmıyacak mı? [ 1 ] << C. – Olmıyacak, istersek o da olabilir; ancak biz maddeyi teksif ederek size görünebiliriz.
<< S. – Demek ki bu planın icabı, orasını tabii şekliyle görmenize mani olacaktır; ancak………
<< C. – Yalnız mania değil, sizin vesaitinizin eksikliği; çünkü siz, yalnız görmek mefhumu ile anlıyabilirsiniz. Halbuki umumi duygunuzladır asıl  görmek………
<< S. – Acaba biz şimdi sizin karşınızda bulunan ruhun anlatmak istediği şeyleri tam manasiyle anlıyabiliyor muyuz?

[ 1 ] Bu şekiller insan şekillleridir. Ve medyoma evvelce dünyada muhtelif isimler altında yaşadıklarını söyliyen mizansenlerden ibarettir. Bunlar kadın, erkek ve çocuk hallerinde görünmüşlerdi.
<< C. – Kendi vesaitinizin mafevkinde anlamağa imkan yoktur, bu vesaiti biz de temin edemeyiz. >>

Bu satırlardan anlaşıltyor ki, evvela insan yukarki madde alemlerine doğru yükseldikçe kendi aleminin realitesinden uzaklaşmaktadır. Mesela medyom, orada etrafında namütenahi varlıkların bulunduğunu ve kendisinin bu varlıklar ortasında yaşadığını duyduğu halde bunu duygu vasıtalarından hiç biriyle bize tercüme edemiyor. Celse dışında medyom oralara ait intibalarını şu yolda yazmıştır:

<< 15/Mart/1936 : – Soruş, ne kelime ile ne de sözle değil. Yalnız fikirle. Karşılıklı fikir alınıp veriliyor. Ve mütekellim ile muhatap arasındaki bu teatii efkar ve hiç bir karışıklık vücude getirmeksizin ve hariçten hiç bir arızaya uğramaksızın kemali vuzuhla konuşmağa kifayet ediyor. Kelimelerin şu veya bu lisandan olmasının kıymeti yok; kelime yalnız fikrin libası olmakla kalıyor. Ve bu libas içinde fikir, hemen karşıdakine intikal ederek orada sanki libasından soyunup gene fikir halinde kendisini ortaya koyuyor. >>

Bu zabıtlarda dikkat nazarını çeken ikinci nokta şudur: İnsan madde alemlerinde derinleşirken nihayet bir an geliyor ki tahammülü kalmıyor, yanakları kızarıyor, başına kanın hücum ettiğini duyuyor ve hatta bir iktus tehlikesine maruz kalıyor. Bu hal tabiattaki alaka kanununun en açık bir delilini teşkil eder. Medyom bu hali adeta bir güneş kamaşması şeklinde tasvir etmiştir ki bunun manası şiddetli ihtizazlar karşısındaki tahammülsüzlüktür. Medyom bu mıntıkaya girinciye kadar diğer bir çok merhalede bu hale düşmemişti. Netekim misalde görüldüğü gibi bu muhitten biraz aşağı inince medyom büyük bir rahatlık duymuştur. Demek ki insanların hatta yüksek maddi vasıtalariyle ( perispri ) de, tahammül edemiyecekleri

derecede yüksek maddi ihtizazlar vardır. Üstatların ( bu yüksek mıntakalarda yanarsınız, tebahhur edersiniz ) sözlerinin ilmi manası vardır. Bu ifadeden şunu da anlıyoruz ki insan kendi dünyasında iken ne kadar yüksek alemlere çıkarsa çıksın gene kendi maddesinden tecerrüt etmiş değildir. Ve muvakkaten girmiş olduğu diğer alemlerden alacağı tesirler bedeni üzerinde faydalı veya zararlı neticeler tevlit edebilir.

Bu tecrübe zabıtlarından öğrendiğimiz üçüncü şey de şudur: Medyom bütün ısrarlarımıza rağmen orada hiç bir şekil görmemiştir. Adeta pasif bir süje halinde bulunan medyomun müessir bir telkin derecesinde yaptığımız bu yoldaki ısrarlara mukavemet etmesi dikkate şayandır. Halbuki o zamana gelinciye kadar uzun müddettenberi çalıştığımız diğer planlarda, yani daha aşağı mıntakalarda medyom kendi kendine bir çok şekiller ve insanlar görmekte idi. Ve bütün bunlar üç buutlu realitemize uygun şekillerdi. Okuyucularımıza mukayeseli bir fikir vermek için medyomun bu aşağı planlara ait evvelce yazmış olduğu intibalarından bir kısmını arzediyorum.

<< …… Süzülür gibi tedrici bir yükselme… Boşluk… mütemadiyen yükselme. Nihayet üçüncü plana muvasalat. Bu defa sanki gözlere biraz zaf arız olmuş gibi, geçen seferdekinden daha az vuzuh var. Etraf ruhlarla dolu. Göz bir noktada temerküz ettirildiği zaman karşıda bir sima tecelli etti. Koyu siyah, müdevver bir sakal, siyah gözler, uzun kirpikler, gene koyu siyah ve gür kaşlar. Lakaydane bakıyor. Omuzlarında siyah bir ceketin oraya müsadif olan kısmı görünüyor. Kolları ve göğsünden aşağısı meri değil. Başı açık, saçları siyah ve gür. Belinden aşağısı su buharından müteşekkil imiş gibi dumanlı. Kendisi sanki mütemevviç gibi. Cismi o mahiyetteki sanki parmakla dokunulsa parmak içeri girecek…. Parmakla dokundum, parmağım içeriye daldı. Fakat adamda acı ve şikayet yok. Bakıyor ve sesini çıkarmıyor, ismini sordum… Bu gördüğüm sakallı zat Mehmet isminde imiş……Beni ikinci plana indirebilir misiniz diye sordum, ( evet ) dedi. Bu söz üzerine pek kısa, adeta bir saniyelik bir tecerrüt halini müteakip kendimi, Mehmet efendi ile beraber ikinci planda buldum. Burası üçüncü plana nispetle daha az ziyalı bir yer ikinci planda yüzler, üçüncüdeki kadar belli değil. Buradakiler çalışıyorlar. Erkekler ve kadınlar var. Çalışmaları birbirleriyle muhavere şeklinde vuku buluyor. Bu muhaverelerden birisine dikkat ettim……… Birinci plana inmeği isteyince, evvelkinden biraz daha uzunca bir tecerrüt halini müteakip Mehmet efendi ile birinci plana inmiş bulunuyordum. Burası ikinci plandan daha az ziyalı bir yer. Orada burada muztarip insanlar görünüyor. Kimisi kıvranarak, kimisi yüzünde işmizazlar yaparak elem çekiyor. Aralarında nurani simalı ve nurani elbiseli yüksek ruhlar dolaşarak muztariplerin bazılarını okşamak, bazılarının yüzüne mütebessimane bakmak suretiyle elemlerini tahfif ve onları teselli ediyorlar. Muztariplerin kimisi yüksek ruhlara mütezellilane bakıyor, kimisi merhamet dilenir gibi onlardan medet umuyor. Bu alem pek te sevimli bir yer değil. Istırap çekenlerden birisiyle görüştüm:…… Sakallı Mehmet efendi: ( artık ben gideceğim ) dedi. Bunun üzerine ben de onunla beraber ikinci plana indim. Burası daha iyi daha aydınlık. Burada bir çok başka ruhlar var. Fakat atıl değiller. Vakıa el, ayak işleri ile iştigal etmiyorlarsa da ruhi faaliyette bulunuyorlar. Bütün yüzler müsterih, saf ve berrak. Hiç bir ıstırap görülmüyor. Ruhların adedini sayamadım. >>

Medyomun aşağıki planlarda görmüş olduğu bu şekiller mukabil müteakiben senelerce çalıştığımız diğer daha yüksek planlarda hiçbir şekii görememesi, büyük bir ilmi realitenin ifadesidir.

Aşağıdaki tebliğler de ruhun yüksek maddi vasıtalariyle bu dört buutlu alem arasındaki bazı münasebetleri aydınlatacak mahiyettedir:

( 24/V/1936 tarihli celse zabıtnamesinden : )
<< S. – Şu halde mütekamil olan ve dolayısiyle perisprisi esirden daha seyyal olan bir ruh esiri bir alemin daha yukarısındaki alemde yer tutmaktadır öyle mi?
<< C. – Ruh tekamülü ile perisprisini esirden daha seyyal bir hale getirmiş ise evet.
<< S. – Pekala, böyle esiri bir alemin fevkinde bir alem mevcut mudur?
<< C. – Demin dediğim gibi müntehası yoktur. Yani müntehasını biz bilemiyoruz.
<< S. – Siz esire nazaran ne vaziyettesiniz.?
<< C. – Biraz daha hafif.
<< S. – O halde siz esirin üstünde bir alemde bulunuyorsunuz değil mi?
<< C. – Evvelce söylemiştim. Burada dört buut vardır.  Bu da esirden daha seyyal bir mertebede bulunduğumuzu gösterir.
<< S. – Oradaki şerait hakkında daha fazla izahat alamıyacağımızı zannediyorum…
<< C. – Bu hususta evvelce size biraz malumat vermiştim. Ondan fazlası mümkün değil. >>

Şu bir kaç kelimelik tebliğde çok büyük manalar tebellür etmektedir. Evvela anlıyoruz ki ruhun yüksek maddi alemlerde yaşıyabilmesi ancak kullanabildiği maddi vesaitin inceliği nispetinde mümkün olmaktadır. Saniyen bizim belki henüz idrakinden aciz olduğumuz esir halinde ki maddeler bile henüz üç buutlu alemimizin içinde kalan maddeler arasında bulunmaktadır. Ve tebliğatta mevzu bahis olan dört buutlu kainatın maddeleri bu esirin üstünde bir seyyaliyet hali arzetmektedir. Salisen maddi kainatın sonu bizim tasavvurumuzun dışında kalan dört buutlu alem de değildir. Hatta o alemdeki yüksek idrakli varlıkların bile tasavvur edemedikleri diğer madde alemleri ve o alemleri dolduran varlıklar sonsuz meçhuller diyarında kaybolup gitmektedir. Bütün bu mütalaalar gayet açık olarak gösteriyor ki dünya aleminin maverası hemen ruh alemi değildir. Ve biz ne duyabileceğimiz, ne de anlıyabileceğimiz bir mahzı ruh aleminden bahsetmek kudretine malik değiliz. Aşağıdaki tebliğ dört buutlu alem hakkında bize bazı fikirler daha veriyor:

( 11/ X/ 936 celsesi zabıtnamesinden ) :
<< S. – ( Medyoma hitaben : ) Sizin bulunduğunuz planlardan daha aşağı planlarda yaptığımız tetkikat sırasında medyomumuz bir takım insan şekilleri görmüştü. Bu şekiller o planlara mensup ruhların bedenlerine verdiği şekilleriydi. Bu şekiller renkleri ve diğer maddi hususiyetleri sayesinde medyomumuz tarafından idrak edilmişti. Halbuki daha yüksek olan bu plandaki ruhların varlıklarına rağmen medyomumuz bir beden ve şekil göremiyor. Acaba sizin perisprileriniz şekil, renk v.s. gibi bildiğimiz maddi hususiyetleri yok da onun için mi, yoksa sizin bedenlerinizin bizim maddelerimizde olan renk, şekil v.s. hususiyetleri var da ancak bunlar dört buutlu bir alemin icaplarına göre ayarlanmış bir durumda olduğu için mi medyomumuz onları göremiyor?

<< C. – Birinci şık. >>

Demek ki alemler yükseldikçe maddelerinin evsafındaki değişiklikler hem keyfi, hem de kemmi olarak vukua gelmektedir ki bunlar hakkında bizim üç buutlu maddi vesatimizle bir fikir edinmenin ihtimali yoktur. Halbuki bizim için henüz milyonlarda biri bile malum olmıyan üç buutlu alemimiz, bu sayısız yüksek buutlu alemlerin en gerilerindeki bir alemdir. Evvelce bahsettiğimiz alemimizin mikro ve makrometrik varlıkları karşısında bile bütün bilgi ve duygularımız iflas ederken kendimizi bütün kainatın üstünde görecek kadar iddialı bir duruma sokmak gibi manasız bir hareket tasavvur edemeyiz. Ve maddelerin basamak basamak yükseldikçe bir evvelkinden daha yüksek ve daha şumullü madde alemlerini doğurmakta ebediyet içinde devam edegeldiğini ve nihayet bütün bunların üstünde bizim asla idrak sahamıza girmiyecek olan gayrimaddi varlıkların ve alemlerin de sonu olmadığını bir lahza düşünebilirsek kendimizin ne kadar küçük olduğumuzu anlamakta gecikmeyiz.
9 – Üç Buutlu Alemimiz
O halde biz aklımızın ermediği yüksek buutlu alemlerde dolaşmak sevdasından vaz geçip bir çok sahaları bizce henüz meçhul olan üç buutlu alemimize dönelim.

Üç buutlu alemimiz nasıl bir alemdir?.. Bu alemin realiteleri nedir ve nerde başlayıp nerde biter?… İlim bu suallerin cevabını araştırmakla meşguldür.

İnsanlar bu sahada çok yürümüşlerdir fakat hakikatte henüz bir parmak boyu kadar yol katetmiş değillerdir. Bununla beraber tekamül kanunlarının yavaş seyrini bir zaruret olarak kabul ettiğimize göre şimdiye kadar elde edilmiş olan ilmi kazançlara büyük bir kıymet vermek ve onların ebedi inkişaflarına inanmak hakkımızdır.

Yukardan beri yazdıklarımıza bakılırsa üç buutlu alemimizin de bize göre hududu yoktur. Makro – ve mikrometrik alemlerin sonsuzluğu bunu ifade eder. Bütün semade gördüğümüz veya göremediğimiz yıldızlar, kütleler hep üç buutlu alemimizin içinde bulunan maddi varlıklardrır. Bunların her biri dünyamıza yaklaşan veya ondan uzaklaşan bir takım tabii şartlara maliktir ve sayısız varlıkların ikamet ettiği sahalardır.

Buna bir misal olmak üzere bizce bilinen yıldızların bazılarındaki tabii şeraite dair Üstadlarımızdan aldığımız bilgilerden bazılarını okuyucularıma takdim ediyorum:

<< Güneş de başka bir cirimden ayrılmıştır. Güneşin çıktığı cürüm halen muhtelif parçalar halinde mevcuttur, ve bu parçalar semanın size pek uzak mevazundadırlar.

<< Güneş kainatta bir zerreden ibarettir. Orada arzınızda hem mevcut olan hem de olmıyan maddeler vardır ki atiyen bu maddeleri keşfetmek sizin için mümkün olmıyacaktır.

<< Güneşin etrafında mevcudiyetlerini söylediğiniz demir, kalsiyum, mağnezyum ve hidrojen gibi gazlardan başka gazlar da vardır. Güneş feveran halindedir. Güneşteki maddelerle onun feveran halini birleştirirseniz güneşin etrafını ihata eden gazların saydıklarımızdan daha olacağını takdir edersiniz.

<< Güneşin kesafeti arzınızdakinden çok azdır.

<< Merküre gelince: Orada da sizin dünyanızda mevcut olan ve olmıyan maddeler vardır. Ve bu mevcut olmıyan maddeler sizin gaz üstü itibar ettiğiniz hallerde bulunur. Fakat unutmayınız ki sizin dünyanızda olan bütün maddeleri de henüz keşfetmiş değilsiniz.

<< Merkür güneşten kopmuştur. Oranın tabii şartları bakımından sizin dünyanızdakine nazaran bazı ahvalde müşabehet vardır. Fakat diğer bazı ahvalde farklar mevcuttur. Dünyanızdaki şerait bu farkları anlamanıza müsait değildir. Mesela merkürde hararet derecesi sıfır altı 150 den sıfır üstü 300 e kadar tesadüf eder. Keza oradaki havanın terkibi sizin dünyanızdaki gibi olamadığı için oradaki tazyiki nesimi daha fazladır. Bir santimetre murabbaına sizin dünyanızdaki hesap ile 60 kiloluk tazyik isabet eder.

<< Zühre de güneşten ayrılmıştır. Orada da hem arzınızdaki maddelerden bir çoğu var, hem de onlardan başkası mevcuttur. Bütün kainatın eczasında birbirine bazı noktalardan benziyenler ve diğer noktalardan ayrılanlar çoktur.

Zühredeki azami ve asgari santigrat derecesnin sizdeki santigratla ölçülmesi imkansızdır. Zira arzınızdaki şeraitten çok farklı olan yerlerde bu şeraite mahsus mikyas hizmet göremez. Zührede atmosfer tazyiki de arzdakinin çok fevkindedir. Bunun atiyen heyetşinaslarca hesabına tevessül edilecektir.

<< Marstaki mevsim tahavvülleri, deniz, kara ve iklimlerin mevcudiyeti hakkında yaptığınız tahminlere gelince: bu hususta arz ile mars arasında müşahebet vardır. Fakat bunlar birbirinin aynı değildir. Marsın iki peyki vardır. Ve o da evvelkiler gibi güneşten kopmuş bir parçadır.

<< Astronominizin bahsettiği Marsla Jüpiter arasındaki mecmuai seyyarat diğer seyyarelerin teşekkülüne hakim olan kanunlar dairesinde vücut bulmuş binlerce ecramı semaviyedir. Ve bunlarda da birbirine nazaran pek çok farklı şeraiti tabiiye vardır. Keza bunlar arasında da sizin arzınıza müşabih şartları haiz olanlar ve ondan faklı bulunanlar vardır. Bu farklar atmosfere, içindeki maddelere,    hayvanata, nebatata aittir. Bunlar kamere nispetle muhtelif cesamettedirler.

<< Ay dünyamızdan ayrılmıştır. Ayda sizin, dünya şeraitine uygun atmosfer yoktur. Fakat evvelce söylediğim gibi başka şekilde vardır. Aydaki maddelerin hallerine gelince: Bu bakımdan kamerin arzdan farkı yoktur.

<< Ayın size yalnızca bir tarafını göstermesi devrini yaparken aldığı vaziyet icabıdır. Ayın size görünen ve görünmiyen taraflarındaki suhunet derecesi arasındaki fark 100 – 120 ve bazen daha fazladır.

<< Jüpiterde sizin dünyanızdakine benziyen ve benzemiyen maddeler vardır. Orada bütün bildiğiniz maddelerin sulp, mayi, gaz ve daha bunun fevkinde halleriyle beraber bilmediğiniz maddeler ve bu maddelerin bilmediğiniz halleri vardır.

<< Kati bir hesabolarak kabul etmemek şartiyle güneşin hararetinin jüpiterde arzındakinden 27 defa az olduğu hakkındaki fikirler doğrudur. Ancak seyyarelerdeki harareti yükselten amilin yalnız güneşten gelenler olmadığı için Jüpiterde hararet, Jüpiterin kendi hararetinin de imzimamiyle çok yüksektir. Fakat burada hararet mevkia göre değişir, ve yüksek olur. İnsanların tahminindeki hataları amil olan bir sebep de budur. Mesela orada azami hararet 400 ve daha yukarı doğru görülür.

<< Jüpiterde tazyik arzınıza nispetle daha hafiftir. Jüpiter de güneşten kopmuştur. Ve onun kopuşu arzınızla hem zamandır. Fakat ölümü arzınızdan sonra olacaktır. Jüpiterin on tane peyki vardır.

<< Satürn’ün dokuz peyki vardır. Satürndeki azami ve asgari suhunet dereteleri Jüpiterdekine nispetle daha azdır. Satürnde iki mevsim vardır. Ve aralarında çok fark görülür. Keza Jüpiterde iki mevsim vardır. Ve bunların arasındaki fark Satürndekinden daha derindir.

<< Güneşten uzaklığı arttıkça seyyarelerin mevsimleri arasındaki tezat ziyadeleşir. Mesela Uranustaki azami ve asgari hararet derecesi Jüpiterdekinden daha fazladır. Buna mukabil atmosfer hakkında evvelki sözlerimi hatırlayınız: tazyıkı nesimi güneşten uzaklaştıkça hafifler. Uranusta cisimlerin ağırlığı   arzdakinden başka türlüdür. Bu hususta size kati rakkamlar vermek mümkün olmamakla beraber mesela arzınızda 100 kiloluk bir cisim Uranusta 1 kiloya muadil olabilir. Bunun gibi, arzınızda bin kilo gelen bir cisim Neptunda deminki misalinize karşı serdettiğim kuyud ile iki kilo gelir.

<< Neptun’un bir senesinin sizin 164 senenize muadil olduğu hakkındaki tahminlerde biraz daha hata vardır. Çünkü onun senesi bundan fazladır. 250 den biraz daha fazladır. >>
Bu malumatın bir kısmı astronomların bize vermiş oldukları bilginin dışında kalıyor. Hatta bazı yerlerde Üstadın, astronomik bilgileri düzelttiğine okuyucularım dikkat etmişlerdir. Gelecek astronomik tetkikatın bu işte hangi tarafın doğru söylediğini bulup ortaya çıkaracağından emin olarak beklerken bu fikirlerin, bazı hususlarda, araştırıcılara hamleler vereceğini de ümidederim.

İlimdeki araştırmalar mütemadiyen ilerliyor. Bu hal üç buutlu alemimizin sonsuzluğu içinde az çok hatalı olmakla beraber bize ardsızarasız yeni bilgilerin gelmesine sebebolmaktadır.

Her gün durmadan ilerliyen ilmi çalışmalar arasında kainatımıza bakarsak iki büyük manzara ile karşılaşmış oluruz; bunlardan biri kainatımızın mahsusat alemine diğeri de bunun dışında kalan mahsusat dışı alemine aittir. Mahsusat alemine ait olan hadiselerin akademik ilimlerle inkişaf ettiğine dair evvelce bazı şeyler söylemiştik. Burada da bu iki alemin bize göre birbiri karşısındaki durumlarından biraz bahsedeceğiz.

Fakat her şeyden evvel şunu söylemek lazım gelir ki hadiseleri böyle mahsusat alemimizin içinde veya dışında diye ayırmak bize göre nispi bir görüşten doğar, zira bir takım hadiselerin tarafımızdan duyulmaması tetkik vasıtalarımızın eksikliğinden ve bilgisizliğimizden ileri gelir. Bu vasıtalar tekemmül ettikçe ve bilgimiz arttıkça mahsusat alemimizdeki hadiseler yavaş yavaş zenginleşir ve mahsusat dışı alemimizdeki hadiseleri içine alır. Şeytanlara, cinlere tabiat üstü hadiselere inananlar bu hakikati göremiyenlerdir.

Mikroskopun keşfinden evvel mikrobu göremezdik, teleskop devrinden evvel bir çok yıldızlar insanlarca meçhuldü, elektrokardiyoğrafinin kullanılmasından evvel kalbdeki elektrik dalğalarından ve bu dalgaların patolojide büyük manası olan değişmelerden haberimiz yoktu. Bu misaller sayısızdır.

Bu kitabımızda mahsusat dışı alemimizin bizi alakalandıran kısmı insana ait olan hayati hadiselerin geçtiği yerler olacaktır. Bu hadiseleri ancak onlarla alakası bulunan vasıtaları kullanarak mütalaa edebileceğimizi evvelce söylemiştik. Bu vasıtaların başında gene insan gelir.

Evvelce de söylediğimiz gibi bu sahadaki tetkiklere girişirken unutmamalıyız ki mahsusat dışı alemimizin hayat sahalarındaki hadiseleri de ancak maddeler üzerinde ve maddeler yolu ile cereyan eder. Ve bunun içindir ki biz, mesela ölmüş insanların tezahüratta bulundukları yerlere bir çokları gibi << ruh alemi >> ismini vermiyoruz. Biz iyice biliyoruz ki insan ruhu mahsusat alemimizin içindeki maddelerden istifade ettiği gibi, mahsusat dışı aleminin maddelerinden de istifade eder. Zira, ileride uzun uzadıya söyleneceği gibi insan ruhunun kabiliyetleri ne kadar inkişaf etmiş olursa olsun bu kainatta onun maddelerle olan münasebeti nihayet bulmıyacaktır.

Ve gene bu düşünce ile diyebiliriz ki bazı dogmatik ispiritüalist telkinlerin yarattığı mahsusat dışı alemine ait bir takım efsanevi telakkilere de artık veda etmek yolunda bulunuyoruz. Ölüme ve ölüm sonrasına ait nesneler ilahi bir kutsiyet içinde değil, felsefi ve ilmi bir düşünce içinde incelenmelidir. Herşey ilahidir, her şey mutlaka Allahın kanunları ve mevzuatı içinde olup biter. Üstümüzdeki bir hayatın hadiseleriyle altımızdaki hayatın hadiseleri ilahi alakaya aynı derecede mazhar olmuş bulunmaktadır. Bu hakikati iyice kavramış olan bir insanın kafasına ahret denince; topuzlariyle, Zebanileriyle, alevleriyle dolu bir azap ve işkence diyarı gelmiyecektir. Her yerde maddeler ve ilahi kanunların sonsuz imkanları dahilinde tezahür eden bu maddeler üzerindeki ruhi müessiriyetler vardır. Bu öyle tatlı bir akıştır ki ruhlar madde kainatındaki saadeti, layık oldukları nispette orada doya doya tadarlar.
10 – Üç buutlu alemimizin yüksek tezahürlerine
doğru bir adım
İnsanlardan, fizikoşimik ilimlerin henüz meşgul olmadığı bir takım amiller intişar eder. ( 33, 34, 41, 42, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120 ). Bunları biz mutat vasıtalarımızla göremeyiz. Fakat bunların; insanlar, hayvanlar ve hatta nebatlar üzerinde yaptıkları tesirleri mütalaa ederek bu hususta müsbet bir kanaata varmak mümkün olur. Bundan başka her hangi bir vetire ile hyperesthesique bir hale getirilmiş insanlar bu amilleri doğrudan doğruya görüp duyabilirler. ( 33 ) Hatta bu amillerden bazılarını fotoğrafla da tesbit etmişlerdir. ( 53, 90 ) Bütün bunlardan uzun uzadıya bahsetmeğe kitabımızın hacmi müsait değildir. Ancak okuyucularıma kısaca bir fikir verebilmek maksadiyle bilhassa teozof klervuvayyanların bu hususta görerek bize tebliğ ettikleri bilgilerden bazılarını bir misal olarak hulasatan yazacağım. Bu görücülerin söylediklerine nazaran insanların bedenlerinden bazı maddeler taşar; AURRA denilen bu maddelerin rengi hafif mavimtraktır. Bu mavi renk arasında bir takım çizgilar sezilir. Bunlar şua tarzındadırlar. Muntazamlardır ve birbirine muvazidirler. Hastalık hallerinde hasta olan nahiyelerdeki çizgiler intizamını az çok kaybederler. Muvazi şekiller bozulur, hatta çizgiler birbiriyle çaprazlaşır veya büsbütün solar ve silinir. Bu müşahedeler muhtelif yollardan gerçekleştirilmiştir. Ve bir çok alimler bu yolda ciddi olarak çalışmışlardır. Bunlardan biride A. de Rochas’dır. Bu kıymetli araştırıcının kendi tecrübelerine ait yazılarından bir tanesini kısaltarak yazyorum.

<< … Sujenin hassasiyeti kaybolmağa başlayınca cildinde ayva tüyü gibi ziyalar peyda olur, ve bunlar atmosferde kaybolur. Bunlar evvela hafif bir sis halinde, sonra daha parlak bir halde, nihayet ince bir ziya tabakası halinde çoğalıp kesafet peyda ediyor. Ve en nihayet vücudun şeklini muhafaza ederek ondan 3 – 4 sm. ayrılıyor. Bu tabaka üzerinde yapılan bütün tesirleri süje sanki doğrudan doğruya cildi üzerine yapılıyormuş gibi duyuyor. Buna mukabil cildine yapılan tesirleri de duymuyor. Bu halde iken eğer manyatisasyona devam edilirse evvelkine ilaveten diğer ziya tabakaları da teşekkül ediyor. Müteakip tabakalar arasındaki mesafeler ciltle birinci tabaka arasındaki mesafenin iki mislidir; ve bu da 6 – 7 sm kadardır. Süje ancak bu tabakalar üzerine yapılan batırma, yakma v.s. gibi tesirleri duyuyor. Bununla beraber tabakalar ciltten uzaklaştıkça hassasiyetleri azalıyor. Bunların husulü herkeste aynı tarzda olmuyor; bazılarında hiç olmuyor, bazılarında bir kaç pasla hatta uyumadan, alelade heyecanlardan sonra hasıl oluyor. Eğer bu tabakalardan birine bir bardak su değdirilirse bardakla vücut arasında kalan ziyalı kısımlar kayboluyor. Ve hatta bir zaman sonra sudan ziya halinde bir buhar çıkmağa başlıyor. Eğer bu su, diğer bir yere götürülüp muayene edilirse onun da hassas olduğu görülüyor. Mesela bu suyun üzerine yapılan her tesirden süje müteessir oluyor. Mamafih jelatin, balmumu gibi diğer bazı maddelerin de bu ziyadan cevheri zapt ve muhafaza ettiği görülüyor. >> ( 40 )

Metapsişikte klasik bir misal halinde çok yerde yazılmış olan yukardaki müşahede bu yoldaki yeni araştırmalara insanı sevkedici kuvettedir.

Manyatizörlerin V şuanının, radyestezik şuaların, fikir intikalleriyle telestezik ve telekinetik sayısız tezahürlere vasıta olan bütün yüksek maddelerin mahiyetlerinden henüz haberimiz yoktur. Crawford’un uzun uzadıya çalışmaları neticesinde insandan çıkan bu amillerden bazılarının tatbiki mihanik kanunlariyle ve mutat aletlerle bazı hususiyetleri tesbit edebilmiştir. ( 52 ) İspritizma celselerinde rasgelinen materyalizasyon hadiseleri de gene insanlardan çıkan bu ince maddeler sayesinde mümkün olmaktadır. Keza metapsişikte dedublumen denilen ve bir insanın aynı zamanda iki muhtelif yerde görünmesinden ibaret olan bu hadisenin husulü de böyledir. Bunların sıhhatinden bahseden bütün kitaplar bu hadiselere ait fotoğraf resimleriyle doludur.

Fakat ne olursa olsun bu misaller bize üç buutlu alemimizde de, akademik ilimlerce keşfedilmemiş daha bir çok maddelerin bulunduğunu gösteriyor. Bu maddeler ne kadar incelmiş iseler mahsusat alemimizden o kadar uzaklaşmış bulunmaktadır. İşte bu hal bize bir andan itibaren maddenin sonu gelmiş ve maddi alemler tükenmiş duygusunu veriyor. Ve sonsuz realiteler içinde, sonsuz alemlere doğru yükselen maddi hayat merdiveninin daha ilk basamaklarında bulunduğumuzu bize unutturuyor.
11 – Alemlerin hududu
Acaba bu muhtelif buutlu alemler birbirinden ne tarzda ayrılırlar?.. Bu sualin ilmi bir katiyetle cevaplarını araştırmak beyhudedir. Ve hatta bu hususta bir faraziye bile yürütmek mümkün değildir. Yalnız, mahsusat alemimizin mütalaası esnasında müşahede ettiğimiz bazı noktalara göre düşünürsek, gene ancak kendi alemimizin realitesine göre, bu bahiste ihtimali olarak söyliyebileceğimiz bazı şeyler bulunabilir.

Görüyoruz ki tabii hadiseler silsilesinde bıçakla kesilmiş gibi keskin hudutlar yoktur. Ültraviyole ile enfraruj gibi iki nispi had arasında değişen renklere verdiğimiz isimler izafidir. Zira izafi ölçülere vurmaksızın turuncunun nerden bitip sarı rengin nerde başladığını kimse söyliyemez, bütün renkler duygularımızın tesbit edemediği sonsuz anat içinde birinden diğerine geçer. Keza izafi ölçülerle ayrılmış iki musiki notası arasındaki geçişler de böyledir. İki musikişinas kulağının aynı olarak kabul ettiği sesler arasında mutlaka farklar vardır. Fakat bu farklar kaba duygularımız karşısında kabili müsamahadır. Yoksa hakikatte Do nun başladığı ve Si nin bittiği yeri izafi ölçülere vurmadan söylemek mümkün değildir. Acaba bu prensip kainatın bütün hadisleri hakkında cari olamaz mı?… Bunu mutlaka kabul etmemekle beraber, aksini düşünmek zaruretine de bir sebep göremiyorum. Buna nazaran alemlerin bıçakla kesilmiş gibi birbirinden ayrıldıklarını kabul etmekten ziyade bizim anlıyamıyacağımız bir takım keyfi ve kemmi anatla birbirine geçtiklerini düşünmeğe mütemayil bulunuyoruz. Aynı buuttaki alemlerin birbirine geçişi ne kadar belirsiz oluyorsa bir buuttaki alemin diğer buuttaki aleme geçişi de belki o kadar belirsiz olacaktır.
12 – Alemlerin yerleri ve zaman – mekan
meselesi
Madde kainatının muhtelif buutlu alemlerini teşkil eden varlıklar nerdedirler?.. Yukardan beri yazdıklarımıza göre bahis mevzuu edilemiyeceği anlaşılan meselelerden biri de budur.

Mekan ancak üç buutlu alemimizdeki maddelerin bir icabıdır. Rengi, ağırlığı v.s. hususiyetleri maddeden nasıl ayıramıyorsak mekanı da ondan öylece ayıramayız. O halde maddesiz renk, ağırlık v.s. nasıl mevzubahis olamazsa öylece maddesiz mekan da bahis mevzuu olamaz. Maddelerin İspatyomda yer tutmaları onların oluş imkanlarına bağlı bir mefhumdur; yoksa bu maddeler için İspatyomda evvelden ayrılmış bir yer yoktur. Nasıl ki maddeler olmazdan evvel renkler de ağırlıklar da yoktu. Hülasa şu veya bu manada kabul ettiğimiz mekan, ancak şu veya bu madde ile kaim ve ondan asla ayrılmıyan bir mefhumdur. İşte üç buutlu kainatımızdaki mikro ve makrometrik bütün maddi teşekkülatın İspatyomda işgal ettikleri yer hakkında kabul ettiğimiz kıymetin manası budur. Ve maddelerimizin hususiyetlerinden doğan bu keyfiyet alemimizin en bariz bir realitesidir.

Şimdi bütün güneşlerimizi, seyyarelerimizi, dünyamızı ve kendi maddi varlığımızla beraber üç buutlu maddelerimizi ortadan kalkmış farzedelim; o zaman bizim düşündüğümüz ve duyduğumuz manadaki mekan mefhumu nerde kalır?.. Fakat üç buutlu realitelerden kendini kurtaramıyan bizlerin ne böyle bir imkanı tasavvur edebilmeğe, nede bu sualin cevabını vermeğe kudretimiz yetişmez. Bununla beraber, şunu, yukardanberi söylediklerimize dayanarak katiyetle iddia edebiliriz ki, böyle bir şeyi tasavvur edelim veya etmiyelim, yukarda söylediğimiz gibi bütün mahsusat alemimizin dışında kaldığımız takdirde bile Ispatyom gene maddelerle dolu olacaktır. O halde bu maddeler nerdedirler?…

Fakat bunlar gene idrakimizin zorla da olsa az çok kabul edebileceği şeylerdir; bunları da ortadan kaldırırsak o zaman kendimizi kainatta kaybetmiş oluruz ki işte burada beşeri idrakimiz tam manasiyle durur. Eğer bunu üç buutlu alemin maddelerinden tecerrüt etmiş diğer bir alemdeki varlıktan sorarsak o, bize hiç şüphesiz şu cevabı verir: << Bu suali benden sormayınız; çünkü benim varlığımı tayin eden şartlar için böyle bir sual bahis mevzuu olamaz. >> Ve bu da çok yerinde bir cevab olur; çünkü ön, arka, aşağı, yukarı gibi istikametler üç buut mefhumundan doğmuş şeylerdir. << Ben nerdeyim? >> suali ancak bu mefhuma dayanır. Ve bu mefhum ortadan kalkınca bu sualin de manası kalmaz.

Zaten üç buutlu alemimizin dışındaki maddelerden haberimizin olmaması ve onları idrak etmekteki kabiliyetsizliğimiz, onların bizim anladığımız manadaki mekan mefhumu içine girmemiş olmalarından ileri gelir. Bu hakikati iyice anladıktan sonra diğer buutlu alemlerin nerde olduğunu sormağa imkan göremeyiz.

Hülasa, buutları değişik olan diğer maddi alemlerin mevcudiyetlerini kabul ederiz fakat onları mekan bakımından üç buutlu alemlerimize nispet etmeğe kalkışmak aklımızdan geçmez. Çünkü, evvelden beri söylediklerimizle kani olmuşuzdur ki bilmediğimiz nihayetsiz buutlarda yayılan sonsuz alemleri ne gökyüzünde, ne de yerin dibinde, ne İspatyomun bilmem hangi katında, ne de üç buutlu kainatımızın içinde veya dışında araştırmağa lüzum ve imkan yoktur. Zira bizim maddelerimizle kaim olan ve üç buutlu realitemiz dışında iflas eden mekan mefhumu bunlar hakkında kabili tatbik değildir.

Tamamiyle mekan telakkisine bağlı olan zaman hakkında ayrıca görüşmeğe lüzum yoktur; zira hareket halindeki mekan mefhumunun lazım gayrimufarıkı bulunan zaman bahsinde söylenecek sözler ve mekan bahsinde söylenmiş olanların aynı olmak lazım gelir.